Sıkça Sorulan Sorular

Bu bölümde bizlere sıkça sorulan soruların genel olarak kabul gören cevaplarını bulabilirsiniz. Bu cevaplar, sadece genel bilgilendirme amacı taşır ve sorunlarınız hakkında fikir verebilmeyi amaçlamaktadır. Ancak, bu bölümde yer alan cevaplar hukuki mütalaa veya tavsiye değildir.

Buradaki sorular ve cevapların her türlü telif ve yararlanma hakları büromuza aittir. Kişisel kullanım için suretleri bu siteden edinilebilir; ancak açıkça izin verilmedikçe tamamen veya kısmen iktibas edilemez, çoğaltılamaz ve başka bir yerde yayınlanamaz.

1. Türkiye’deki hukuki altyapı taklit ürünlerle savaşmak için yeterli midir?

Evet, Türkiye Fikri mülkiyet alanında yapılan Dünya Ticaret Örgütü üyeleri arasında taklit ve korsanla mücadele alanında hukuki altyapı uyumunu sağlamayı amaçlayan TRIPs anlaşması dahil olmak üzere hemen tüm uluslararası anlaşmaları yakından takip etmekte ve onlara katılmaktadır.

AB direktifi ve Avrupa Komisyonu -  Türkiye İstişare konseyi 1/95 sayılı Gümrük birliğinin son safha uygulaması kararından sonra, Türkiye Marka hukuku ile ilgili hukuki altyapısını AB standartlarıyla uyumlu hale getirdi. Bugün itibariyle, Türkiye’nin 556 sayılı Marka kanun hükmünde kararnamesi, telif hakkına ilişkin 5846 sayılı yasası ve diğer ilgili yasaları TRIPs ile neredeyse tamamen uyum içindedir.

2. 2009 yılı başında Marka Kanun Hükmünde Kararnamesinin bazı ceza maddelerinin iptali ile ilgili son durum nedir? 

Anayasa Mahkemesi’nin Marka KHK’sinin bazı ceza maddelerinin iptaline ilişkin kararı 5 Ocak 2009 tarihinde yürürlüğe girmiştir fakat TBMM konuya ilişkin iptal edilen hükümlerle ilgili neredeyse aynı esasları içeren yeni ceza maddelerini 5883 kanun numarasıyla 28 Ocak 2009 tarihinde yürürlüğe sokmuştur. Her ne kadar Doktrinde28 Ocak 2009 tarihinden önce işlenen söz konusu marka ihlallerinin faillerinin Ticaret Kanununun haksız rekabete ilişkin ceza maddelerinden yargılanabileceğini belirtse de,  Yargıtay 28 Ocak 2009 tarihinden önce marka ihlali suçunun faillerinin haksız rekabet hükümlerine göre değil marka ihlali hükümlerine göre yargılanacağını ve cezalandırılamayacağını belirten kararlar vermiş ve buna yönelik içtihat kurmuştur.

3. Türk Gümrüklerinde taklit ürünle mücadelede kullanılabilecek yöntemler nelerdir? 

Türkiye’de Fikri mülkiyet hakkının korunması ile ilgili gümrük mevzuatı son derece etkilidir, hak sahipleri veya temsilcileri Ankara’da bulunan Gümrükler Genel Müdürlüğüne ekleri ile birlikte bir formla başvurarak taklit ürünlerin gümrüklerde durdurulmasını sağlayabilirler. İlgili Gümrükler sahte olması muhtemel bir ürünü tespit ettiklerinde 10 günlük geçici bir idari durdurma kararı alarak doğrudan hak sahibi veya Avukatına bildirirler.

4. Ceza davalarının taklitle mücadeledeki avantajları nelerdir? 

Ceza davalarının en temel avantajı marka sahibinin şikayetinden sonra soruşturma ve kovuşturmanın Cumhuriyet savcıları ve hakimler tarafından resen takip edilmesidir. Ceza davaları yoluyla taklitle mücadele hukuk davalarıyla kıyaslandığında daha kısa sürede ve düşük maliyet ile sonlandırılabilmektedir.

Ayrıca, yeni marka KHK’sinin cezai hükümlerinde satıcıların üreticileri bildirmeleri ve ürünün ele geçirilmesi durumunda muafiyet getiren bir istisna hükmü de bulunmaktadır. Başka bir deyişle, satıcılara ceza davası açmak yoluyla üreticilere ulaşılabilmektedir.

5. Sahte ürün sattığı tespit edilen bir işyeri ile ilgili olarak alınabilecek önlemler nelerdir?

Taklit ürün sattığı düşünülen bir işyeri tespit edildiğinde hukuk davalarının aksine herhangi bir garanti mektubu veya buna benzer herhangi bir hususa ihtiyaç duymadan Cumhuriyet Savcılığına konuya ilişkin bir dilekçeyle başvurulur. İlgili savcı Mahkemeden arama ve el koyma kararı aldıktan sonra kolluk kuvvetlerine bir müzekkere yazarak cezai bir soruşturma talimatı verir. Polis yetkilileri aynı gün içerisinde kararda belirtilen yerleri arayıp buldukları suç unsurlarına el koyabilirler.

6. Taklit ürün şüphelilerine uygulanan tedbirler nelerdir?

Marka KHK’sine göre 1-3 yıl hapis cezası, 2 milyon TL ye kadar da güvenlik tedbiri olarak para cezasına hükmolunabilir. Telif haklarına ilişkin suçlarda ise 2-4 yıl arası hapis cezasına hükmolunabilir. Bunların yanında, Ceza yargılamasının sonunda ihlale konu taklit ürünlerin imhasına da karar verilebilir.

7. İnternet üzerinden yapılan yetkisiz ticari faaliyetlerde neler yapılabilir?

İnternetin ve bilgi toplumunun gelmesiyle taklit ürünlerin bu kanallarda ticareti canlandı ve bu hususta yeni bir üretim ve satış kanalı yarattı. Taklit ürün ticareti yapanlar tüketiciye daha kolay ulaşabildikleri için faaliyetlerini internet üzerine taşıdılar. Ayrıca ticarette internetin kullanımı yetkililerin şüphelileri izlemesini zorlaştırmasının yanı sıra internet temelli soruşturmalarda ikamet tespitini de zorlaştırmıştır. Bununla birlikte, eğer ikametgah belirlenebilmiş ise ceza yargılamasının normal yöntemleri ile sonuç almak mümkündür.

Bu nedenle, bahsi geçen sitelerin sahiplerine veya şüpheli ürün hatlarına yönelik bir araştırma faaliyetinin yapılması tarafımızdan önerilmektedir.

8. Taklit ürünle ilgili çalışmalarda her zaman avukat ve araştırmacılarla çalışmak gerekli midir? 

Evet, taklitle mücadele alanında Türkiye’de hukuki işlem tesis edecek kişilerin fikri mülkiyet konularına vakıf uzmanlaşmış Türk avukat ve araştırmacılarla çalışması daha doğru sonuçlar verecektir, yinede bazı özellik arz eden konularda yabancı araştırmacıların kullanılması da faydalı olabilir.

 

9. Taklitle mücadele alanında Türkiye’de en etkili kurum hangisidir?

Türk Polis Teşkilatı fikri mülkiyet alanında uzmanlaşmış ve telif hakkı ihlallerinde kendiliğinden marka hakkı ihlallerinde şikayet üzerine düzenli baskınlar yapan çok etkin bir birime sahiptir. Söz konusu uzman polis biriminden Markaya yönelik baskınlarda ciddi olarak yardım alınmaktadır.

Bu nedenle, ilgili tüm Polis birimleriyle düzenli iletişim ve koordinasyon Türkiye’de taklitle mücadeleyi başarmada en belirleyici faktördür.

Son derece önemli bir diğer hususta, gümrük polisi ve gümrük memurları da kaçakçılık faaliyetlerine konu ürünler için ve Gümrükler Genel Müdürlüğü’ne başvurusu olmak kaydıyla marka ihlallerinde gümrük durdurmaları ve etkili baskınlar yapmakta ve yüklü miktarlarda taklit ürün ele geçirebilmektedirler. Gümrük polisi ve memurlarıyla etkili bir koordinasyon fikri mülkiyet hak sahiplerine ihracat ve ithalat hatta devamı dağıtım süreçlerinde taklit ürüne el konulması imkanı verebilir.

 

1. Hangi Birleşme ve Devralma İşlemlerinin Rekabet Kurulu’na bildirilmesi zorunludur?  

1 Ocak 2011’de yürürlüğe giren Rekabet Kurulundan İzin Alınması Gereken Birleşme ve Devralmalar Hakkında Tebliğ (2010/4 No’lu Tebliğ)’de hangi tür birleşme ve devralmaların Rekabet Kurulu’na bildirilerek izin alınması gerektiği açıklanmıştır. Buna göre, 2010/4 No’lu Tebliğ’in 5. Maddesi uyarınca aşağıdaki üç hal Tebliğ kapsamında birleşme veya devralma olarak tanımlanmıştır:

Kontrolde kalıcı değişiklik meydana getirecek şekilde;

  1. İki veya daha fazla teşebbüsün birleşmesi,
  2. Bir veya daha fazla teşebbüsün tamamının ya da bir kısmının doğrudan veya dolaylı kontrolünün, hisse ya da mal varlığının satın alınmasıyla, sözleşmeyle veya diğer bir yolla bir ya da daha fazla teşebbüs veya hâlihazırda en az bir teşebbüsü kontrol eden bir ya da daha fazla kişi tarafından devralınması,
  3. Bağımsız bir iktisadi varlığın tüm işlevlerini kalıcı olarak yerine getirecek bir ortak girişimin oluşturulması.

Yukarıdaki hallerden birine uyan birleşme veya devralma işlemlerinin Rekabet Kurumu’na bildirilmeleri aşağıdaki ciro eşiklerinin aşılması şartına bağlıdır.

2010/4 No’lu Tebliğ’in 7. Maddesine göre,

  • İşlem taraflarının Türkiye ciroları toplamının yüz milyon TL’yi ve işlem taraflarından en az ikisinin Türkiye cirolarının ayrı ayrı otuz milyon TL’yi veya
  • İşlem taraflarından birinin dünya cirosunun beş yüz milyon TL’yi ve diğer işlem taraflarından en az birinin Türkiye cirosunun beş milyon TL’yi, aşması halinde söz konusu işlemin hukuki geçerlilik kazanabilmesi için Rekabet Kurulu’ndan izin alınması zorunludur.

2010/4 sayılı Tebliğ’in 7(2) maddesi “etkilenen pazar”ın bulunmadığı hallerde, ortak girişimler istisnası dışında, birleşme veya devralma işlemlerinde ciro eşiklerinin aşılması halinde bile bildirime ihtiyaç olmadığını düzenlemektedir. Yeni bildirim formu bu anlayışı tarafların dikey veya yatay olarak faaliyetlerinin kesiştiği bir ürün (veya hizmet) pazarı olarak tanımlamıştır.

2. 2010/4 No’lu Tebliğ çerçevesinde ciro nasıl hesaplanır? 

Ciro, tek düzen hesap planına göre bildirim tarihinden bir önceki mali yılsonunda veya bunun hesaplanması mümkün olmazsa, bildirim tarihine en yakın mali yılsonunda oluşan net satışlardan meydana gelir. Ciro hesaplanırken yukarıda yer verilen 8. Maddenin birinci fıkrasındaki kişi veya ekonomik birimlerin kendi aralarındaki satışlarından doğan ciroları hesaba katılmaz. Madde 8(6) uyarınca ciro hesaplamasında döviz kuru olarak, cironun gerçekleştiği mali yıldaki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası döviz alış kuru ortalaması göz önüne alınır.

2010/4 No’lu Tebliğ’in 8. Maddesi uyarınca, her bir işlem tarafının cirosunun hesaplanmasında aşağıdaki teşebbüslerin cirolarının toplamı esas alınır:

    1. İlgili teşebbüs, (İlgili Teşebbüs: Birleşme işlemlerinde birleşen, devralma işlemlerinde devralan veya devre konu kişi ya da ekonomik birimleri ifade eder.)
    2. İlgili teşebbüsün doğrudan ya da dolaylı olarak;
      1. sermayesinin veya ticari varlığının yarıdan fazlasına sahip olduğu veya
      2. oy haklarının yarıdan fazlasını kullanma yetkisine sahip olduğu veya
      3. denetim kurulu, yönetim kurulu veya teşebbüsü temsile yetkili organların üyelerinin yarıdan fazlasını atama yetkisine sahip olduğu veya
      4. işlerini idare etme hakkına sahip olduğu kişi veya ekonomik birimler,
    3. İlgili teşebbüs üzerinde (b)’de sayılan hak ve yetkilere sahip olan kişi veya ekonomik birimler,
    4. (c)’de sayılanların, (b)’de sayılan hak ve yetkilere sahip olduğu kişi veya ekonomik birimler,
    5. (a)-(ç)’de sayılanların, (b)’de sayılan hak ve yetkilere birlikte sahip olduğu kişi veya  ekonomik birimler.

Cironun hesaplanmasında dikkat edilmesi gereken diğer hususlar ise şunlardır:

  • 8. Maddenin üçüncü fıkrasına göre ilgili teşebbüslerin yukarıda yer verilen 8. Maddenin birinci fıkrasının (b) bendinde sayılan hak ve yetkilere birlikte sahip olduğu ekonomik birimlerin ciroları, ilgili teşebbüs sayısına göre eşit şekilde bölünerek hesaplanır.
  • 8. Maddenin dördüncü fıkrasına göre ilgili teşebbüslerin üçüncü kişilerle birlikte işlerini idare etme hakkına sahip olduğu ortak girişimlerin ciroları, bu hak sahiplerinin sayısına göre eşit şekilde bölünerek hesaplanır.
  • İki yıllık dönem içinde aynı kişiler ya da taraflar arasında, bu maddenin ikinci fıkrası anlamında gerçekleştirilen iki ya da daha fazla işlem, ciroların hesaplanması bakımından tek bir işlem olarak değerlendirilir.

3. Bildirim ne zaman yapılmalıdır? 

Rekabetin Korunması Hakkında Kanun veya 2010/4 No’lu Tebliğ’de birleşme veya devralma bildiriminin ne zaman yapılması gerektiğine ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır.

2010/4 No’lu Tebliğ’in 10. Maddesi uyarınca izne tabi birleşme veya devralma işlemlerinin Kurul’un izni olmaksızın gerçekleştirilmesi halinde Kanunun 16. maddesi uyarınca idarî para cezası uygulanır.

2010/4 No’lu Tebliğ Madde 10(7) ise birleşme veya devralma işlemlerinde gerçekleştirilme tarihini kontrolün değiştiği tarih olarak tanımlamaktadır.

Uygulamada tarafların kontrolün değiştiği tarihten en az 30 gün önce bildirim yapmaları beklenmektedir.

4. Rekabet Kurulu’na yapılan birleşme veya devralma işlemine izin alma başvurusu ücrete tabi midir?

Söz konusu başvuru herhangi bir başvuru ücretine tabi değildir.

5. Birleşme veya devralma işleminin tarafları başvuru sırasında aralarındaki anlaşmanın son halini mi sunmak zorundadırlar?

Birleşme veya devralma işleminin tarafları başvuru sırasında 2010/4 No’lu Tebliğ’in ekindeki formu ve formun 11. maddesinde sayılan belgeleri sunmak zorundadırlar. 2010/4 No’lu Tebliğ’in ekindeki bildirim formunda bildirime konu olan birleşme veya devralma işlemine ilişkin anlaşmanın nihai veya mevcut halinin bir kopyasının bildirim formuna eklenmesi gerektiği belirtilmiştir. Dolayısıyla, işlem tarafları başvuru anında aralarındaki anlaşmanın son halini Rekabet Kurulu’na sunmak zorunda değildir. “Anlaşmanın mevcut halinin bir kopyası” ifadesinden anlaşmanın hangi aşamasının kabul edilir olacağı henüz net değildir. Aynı şekilde başvuruyu inceleme sürelerinin işletilmesi açısından başvurunun anlaşmanın nihai hali ile veya mevcut hali ile yapılması arasında bir fark yaratıp yaratmayacağı ve Rekabet Kurulu’nun bu konuya yaklaşımının nasıl olacağı yeni düzenlemede netlik kazanması gereken bir durumdur.

6. Bildirim ile birlikte başka hangi belgelerin sunulması gerekir?  

Bildirim formuna hangi belgelerin eklenmesi gerektiği bildirim formunun 11. Maddesinde sayılmıştır. Buna göre taraflar bildirime konu olan ve birleşme veya devralmayı düzenleyen anlaşmanın nihai veya mevcut halinin bir kopyasından başka,

  • Teşebbüslerin en son hesaplarını gösteren ve resmi makamlarca onaylanmış belgeleri,
  • İlgili teşebbüslerin etkilenen pazarlara yönelik (varsa) işlem taraflarınca veya üçüncü kişilerce yapılmış olan planlama, pazar araştırmaları ve bu konudaki diğer çalışmaları,
  • Birleşme veya devralmaya ilişkin verilecek taahhüt varsa, bunu detaylı olarak içeren imzalı taahhüt metnini,
  • Bildirimi yapanın yetkili olduğunu gösteren belgeleri,
  • Birleşme veya devralmaya ilişkin (ilgili olabilecek) diğer belgelerin bir kopyasını)
  • bildirim formuna eklerler.

 

7. İzin Başvurusunun Rekabet Kurulu tarafından karara bağlanma süreci nedir?  

Rekabetin Korunması Hakkında Kanun‘un 10. Maddesi uyarınca, birleşme veya devralma işlemleri Rekabet Kurulu’na bildirildiği tarihten itibaren Rekabet Kurulu, on beş (15) gün içinde yapacağı ön inceleme sonucunda karar verir. Başvuruda eksik bilgi veya belge olduğu takdirde bu eksikliğin tamamlanması talep edilebilir. Başvuru, eksiklik tamamlandığı anda yapılmış sayılır ve bu durumda on beş (15)  günlük inceleme süresi tekrar başlar.

Kanunun 10(2). Maddesi uyarınca, Rekabet Kurulu’nun süresi içinde birleşme veya devralmaya ilişkin müracaata herhangi bir cevap vermediği ya da herhangi bir işlem yapmadığı hallerde, birleşme veya devralma anlaşmaları bildirim tarihinden otuz (30) gün sonra yürürlüğe girerek hukukî geçerlilik kazanır. Söz konusu otuz (30) günlük süre ve ek bilgi ve belge talepleri nedeniyle birinci paragrafta belirtilen süreler uzayabilmektedir.

Rekabet Kurulu ön inceleme sonucunda

  1. Birleşme veya devralma işlemini yasaklayabilir,
  2. İzin veya şartlı izin verebilir veya
  3. Nihai incelemeye almak yönünde karar alabilir.

Bu son durumda Rekabet Kurulu, ön itirazını bildiren yazısı ile birlikte birleşme veya devralma işleminin nihai karara kadar askıda olduğunu ve uygulamaya sokulamayacağını, gerekli gördüğü diğer tedbirlerle birlikte ilgililere usulüne göre tebliğ eder.  Nihai inceleme en geç altı (6) ay içerisinde tamamlanır. Gerekli görüldüğü takdirde bir defaya mahsus olmak üzere Kurul tarafından altı (6) aya kadar ek süre verilebilir.

8. Rekabet Kurulu bildirim hakkında ne tür kararlar verebilir? 

Rekabet Kurulu yapılan bildirim üzerindeki incelemesi sonucunda şu kararları verebilir.

  • Birleşme veya devralma işlemine izin verir veya
  • Birleşme veya devralma işlemine şartlı ve/veya tarafların sunacakları taahhütler doğrultusunda verir veya
  • Birleşme veya devralma işlemine Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 7. Maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle (Bir ya da birden fazla teşebbüsün hâkim durum yaratmaya veya hâkim durumlarını daha da güçlendirmeye yönelik olarak, ülkenin bütünü yahut bir kısmında herhangi bir mal veya hizmet piyasasındaki rekabetin önemli ölçüde azaltılması nedeniyle) izin vermeyi red eder.

9. Rekabet Kurumu’ndan İzin Alınmak Üzere Kurum’ a Bildirilmesi zorunlu bir işlemin bildirilmemesine ilişkin yaptırım nedir? 

Bildirilmesi zorunlu bir birleşme veya devralma işleminin Rekabet Kurulu’na bildirilmemesinin sonuçları Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 11. Maddesinde açıklanmıştır. İlgili madde uyarınca,

Bildirilmesi zorunlu olan birleşme ve devralma işleminin Rekabet Kurulu’na bildirilmemiş olduğu hallerde, Rekabet Kurulu, herhangi bir şekilde işlemden haberdar olduğu zaman kendiliğinden birleşme veya devralmayı incelemeye alır. İnceleme sonucunda;

Birleşme veya devralmanın Kanunun bir ya da birden fazla teşebbüsün hâkim durum yaratmaya veya hâkim durumlarını daha da güçlendirmeye yönelik olarak, ülkenin bütünü yahut bir kısmında herhangi bir mal veya hizmet piyasasındaki rekabetin önemli ölçüde azaltılmasını yasaklayan 7. Maddesini ihlal etmediğine karar vermesi durumunda birleşme veya devralmaya izin verir, ancak ilgililere bildirimde bulunmadıkları için para cezası uygular.

Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 16. Maddesi uyarınca, bildirilmesi gereken birleşme veya devralma işlemlerinin tarafı olan teşebbüsler ile teşebbüs birlikleri veya bu birliklerin üyeleri gerekli bildirimi yapmadıkları takdirde, kendilerine karardan bir önceki mali yılsonunda oluşan veya bunun hesaplanması mümkün olmazsa karar tarihine en yakın mali yıl sonunda oluşan ve Kurul tarafından saptanacak olan yıllık gayri safi gelirlerinin binde biri oranında idari para cezası verilir.  Söz konusu idarî para cezası birleşme işlemlerinde tarafların her birine, devralma işlemlerinde ise sadece devralana verilir.

2010/4 sayılı Tebliğ’ in 10. maddesi birleşme veya devralma işlemlerinde gerçekleştirilme tarihinin kontrolün değiştiği tarihi ifade ettiğini ve izne tabi birleşme veya devralma işlemlerinin Kurulun izni olmaksızın gerçekleştirilmesi halinde idarî para cezası uygulanacağını açıkça düzenlemektedir.

Birleşme veya devralmanın Kanunun 7. Maddesini ihlal ettiğine karar vermesi halinde; para cezası ile birlikte, birleşme veya devralma işleminin sona erdirilmesine; hukuka aykırı olarak gerçekleştirilmiş olan tüm fiili durumların ortadan kaldırılmasına; şartları ve süresi Kurul tarafından belirlenecek şekilde ele geçirilen her türlü payın veya mal varlığının eğer mümkünse eski maliklerine iadesine, bu mümkün olmadığı takdirde üçüncü kişilere temlikine ve devrine; bunların eski malik veya üçüncü kişilere temlik edilmesine kadar geçen süre içinde devralan kişilerin devralınan teşebbüslerin yönetimine hiçbir şekilde katılamayacağına ve gerekli gördüğü diğer tedbirlerin alınmasına karar verir.

10. Rekabet Kurulu’nun teşebbüslerde yerinde inceleme yetkisi var mıdır? Kapsamı nedir?

Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 15. Maddesi ve 2010/4 sayılı Tebliğ’in 15. Maddesi uyarınca Kurul emrinde çalışan uzmanlara teşebbüs ve teşebbüs birliklerini inceleme yetkisi tanımıştır.. Kurul uzmanları, görevlerini yerine getirirken gerekli gördükleri takdirde, teşebbüslerin ve teşebbüs birliklerinin

  • Defterlerini, her türlü evrak ve belgelerini inceleyebilir ve gerekirse suretlerini alabilir,
  • Belirli konularda yazılı veya sözlü açıklama isteyebilir,
  • Teşebbüslerin her türlü mal varlığına ilişkin mahallinde incelemeler yapabilirler.

11. Başvurular ve Rekabet Kurulu kararları yayımlanır mı?

Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 53. Maddesi uyarınca Kurul kararları tarafların ticarî nitelikli sırlarını ifşa etmeyecek şekilde Kurum internet sayfasında yayınlanır. Buna ek olarak 2010/4 sayılı Tebliğ’in 12. Maddesi Rekabet Kurumu’nun bildirilen birleşme ve devralmaları, ilgili teşebbüsler ile faaliyet alanlarını içerecek şekilde internet sayfasında duyuracağını düzenlemektedir. Bu nedenle, başvuru formuna yeni bir soru eklenmiştir. Buna göre, birleşme veya devralma işleminin tarafları ilgili teşebbüsler, işlemin niteliği, etkilenen pazarlar ve işlem taraflarının faaliyet alanları hakkında bilgileri ticari sır içermeyecek şekilde özetlemelidirler.

 

 

1. Yabancı Sermaye ne demektir? Yabancılar Türkiye’de Hangi Araçlarla Yatırım Yaparlar?

Yabancı sermaye; bir ülkede yerleşik kişi veya kuruluşların ülke sınırlarının dışında servet edinmeleridir. Yabancıların, Türkiye’de tahvil ve hisse senedi gibi menkul değerlere yaptığı yatırımlara “Portföy Yatırımları” adı verilir ve bunlar “dolaylı yabancı sermaye yatırımı” kapsamındadır. Yabancıların Türkiye’de doğrudan veya bir Türk ortak ile birlikte bir şirket kurmaları ya da mevcut bir şirketin hisselerini satın almaları, bina, fabrika, arazi, üretim tesisi gibi fiziki değerler iktisap etmeleri ise, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını oluşturur. Bunlara ek olarak, yabancı sermaye, kredi ve dış yardımlar şeklinde de ülke piyasasına girebilir.

17.06.2003 tarihli Resmi Gazete yayımlanarak yürürlüğe giren 05.06.2003 tarih ve 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanununun (“DYKK”)  2. maddesinin (a) bendi, Türkiye’de doğrudan yabancı yatırım yapan yatırımcıyı, yabancı ülkelerin vatandaşlığına sahip olan gerçek kişiler ile yurt dışında ikamet eden Türk vatandaşları ve yabancı ülkelerin kanunlarına göre kurulmuş tüzel kişiler ile uluslararası kuruluşlar şeklinde tanımlamıştır.  Aynı maddenin (b) bendine göre, doğrudan yabancı yatırım, yabancı yatırımcı tarafından,

Türkiye’de yeni şirket kurulmasını, şube açılması veya menkul kıymet borsaları dışında hisse edinimi veya menkul kıymet borsalarından en az % 10 hisse oranı ya da aynı oranda oy hakkı sağlayan edinimler yoluyla mevcut bir şirkete ortak olunmasını ifade eder. Yabancı yatırımcı yurt dışından getirdiği nakit sermaye veya devlet tahvilleri hariç, şirket menkul kıymetleri, makine ve teçhizat, sınaî ve fikrî mülkiyet hakları gibi gayri nakdi sermaye aracılığıyla veya yurt içinden sağladığı yeniden yatırımda kullanılan kâr, hâsılat, para alacağı veya malî değeri olan yatırımla ilgili diğer haklar, doğal kaynakların aranması ve çıkarılmasına ilişkin haklar gibi iktisadî kıymetler aracılığıyla şirket veya şube kurabilir veya mevcut bir şirkete ortak olabilir.

Türkiye’de yeni bir şirket kurmak yoluyla yatırım yapmak isteyen yabancı yatırımcılar daha çok anonim ortaklık ya da limited ortaklık kurmayı veya adi ortaklık şeklinde yapılanmayı tercih etmektedirler. Ancak yabancı yatırımcılar şahıs şirketi de kunabilirler. Yabancıların Türkiye’de şube veya irtibat bürosu açma imkanı da bulunmaktadır. Türkiye dışında kurulmuş bir şirketin Türkiye’de bir şube açması Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın iznine ve yine Bakanlık nezdinde tamamlanması gereken birtakım prosedürlere tabidir. İrtibat büroları ise yabancı yatırımcıların Türkiye’de bir varlık tesis etmek için kullanabilecekleri en kolay araçtır ve şirket ve şubelerinin aksine, irtibat büroları Türkiye’de herhangi bir ticari faaliyetlerde bulunamazlar. İrtibat bürolarının Türkiye’deki yatırım olanaklarına ilişkin olarak bilgi toplama, pazar araştırmaları ve fizibilite çalışmaları yapma, yazışmaları yürütme, müşteri ziyaretlerinde bulunma ve seyahat organizasyonları için rezervasyon yapma gibi faaliyetlerde bulunabilirler.

2. Yabancı yatırımın tabi olacağı kurallar nelerdir?

DYYK m.3(a)’ya göre uluslararası anlaşmalar ve özel kanun hükümleri aksini öngörmedikçe, Türkiye’de doğrudan yabancı yatırım yapılması serbesttir ve yabancı yatırımcılar yerli yatırımcılarla eşit muameleye tabi tutulurlar. Dolayısıyla, uluslararası anlaşmalar ve özel kanun hükümlerince öngörülmüş olan kısıtlamalar saklı kalmak ve kamu düzenine, genel sağlık kurallarına, kamu güvenliğine ve kamu yararına aykırı olmamak kaydıyla, yabancı yatırıma ilişkin olarak eski düzenlemede bulunan sektörel kısıtlamalar ortadan kaldırılmıştır. Ancak, bazı özel kanunlar kapsamındaki yabancı yatırımlar çeşitli kısıtlamalara tabidir. Örnek olarak, 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun madde 29/1(h)’ye göre, bir özel radyo ve televizyon yayın kuruluşunda, yabancı sermayenin payı ödenmiş sermayenin %25′ini geçemez. Benzer bir kısıtlama Havaalanları Yer Hizmetleri mevzuatında da bulunmaktadır. Bunun yanı sıra, 815 sayılı Türkiye Sahillerinde Nakliyatı Bahriye (Kabotaj) ve Limanlarla Karasuları Dahilinde İcrayı Sanat ve Ticaret Hakkında Kanun, 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu da, yabancı yatırımcılar için birtakım kısıtlamalar getirmektedir.

Yabancı yatırımların kamu yararı gerektirmedikçe ve karşılıkları ödenmedikçe kamulaştırılamayacağı veya devletleştirilemeyeceği de DYYK m. 3(b) hükmünde açıkça belirtilmiştir.

Bunun yanı sıra, yabancı yatırımcılar kendilerine ödenen her türlü meblağı herhangi bir engelle karşılaşmaksızın yurt dışına transfer edebilirler. DYYK m. 3(c) uyarınca yabancı yatırımcıların Türkiye’deki faaliyet ve işlemlerinden doğan net kar, temettü, satış, tasfiye ve tazminat bedelleri, lisans, yönetim vb anlaşmalar karşılığında ödenecek meblağlar ile dış kredi anapara ve faiz ödemeleri, bankalar ve özel finans kurumları aracılığıyla yurt dışına serbestçe transfer edilebilir.

Yukarıda belirtilenlerin yanı sıra, DYYK m. 3(e) uyarınca, özel hukuka tabi olan yatırım sözleşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlıklar ile yabancı yatırımların idare ile yaptıkları kamu hizmeti imtiyaz sözleşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlıklar için, mahkemeler yanında milli veya milletlerarası tahkim yoluna da gidilebilir.

3. Yabancıların Türkiye’de Gayrimenkul Edinmeleri Hangi Kurallara Tabidir? 

DYYK m.3(d) uyarınca, yabancı yatırımcıların Türkiye’de kurdukları veya iştirak ettikleri tüzel kişiliğe sahip şirketlerin, Türk vatandaşlarının edinimine açık olan bölgelerde taşınmaz mülkiyeti veya sınırlı aynî hak edinmeleri serbesttir. Buna göre yabancı yatırımcılar Türkiye’de taşınmaz iktisap etme konusunda Türk vatandaşlarıyla eşit muameleye tabi tutulmaktadırlar. DYYK’da düzenlenen, yabancı yatırımcının Türkiye’de kurduğu veya ortak olduğu bir şirketin taşınmaz edinmesi durumudur. Yoksa yabancı gerçek veya tüzel kişilerin Türkiye’de gayrimenkul edinmesi ise, 1934 tarihli 2644 sayılı Tapu Kanunu (“Tapu Kanunu”) hükümlerine tabidir.

Tapu Kanunu’nun 35. maddesi uyarınca, yabancı uyruklu gerçek kişiler, karşılıklı olmak ve kanuni sınırlamalara uyulmak kaydıyla, Türkiye’de işyeri veya mesken olarak kullanmak üzere, uygulama imar planı veya mevzii imar planı içinde bu amaçlarla ayrılıp tescil edilen taşınmazları iktisap edebilirler. Yabancıların Türkiye’deki taşınmazlar üzerinde sınırlı ayni hak iktisap etmesinde de aynı koşullar aranır. Yabancı uyruklu bir gerçek kişinin ülke genelinde edinebileceği taşınmazlar ve bağımsız ve sürekli nitelikte sınırlı ayni hakların toplam yüzölçümü iki buçuk (2,5) hektarı geçemez.

Yabancı uyruklu gerçek kişiler, merkez ilçe ve ilçeler bazında düzenlenen uygulama imar planı ve mevzi imar plan sınırları içerisinde kalan toplam alanların yüzölçümünün yüzde onuna (%10) kadar kısmında taşınmaz ve bağımsız ve sürekli nitelikte sınırlı ayni hak edinebilirler. Merkez ilçe ve ilçelerin altyapı, ekonomi, enerji, çevre, kültür, tarım ve güvenlik açısından önemlerini dikkate almak ve bu orandan fazla olmamak kaydıyla, Bakanlar Kurulu’nun farklı oranlar belirleme yetkisi vardır.

Tapu Kanununun 36. maddesine göre, yabancı yatırımcıların Türkiye’de kurdukları veya iştirak ettikleri tüzel kişiliğe sahip şirketler, ana sözleşmelerinde belirtilen faaliyet konularını yürütmek üzere taşınmaz mülkiyeti veya sınırlı ayni hak edinebilecekleri gibi, bu şekilde edinilen taşınmazların Türkiye’de kurulu bulunan bir başka yabancı sermayeli şirkete devrinde ve yerli sermayeli bir şirketin hisse devri yoluyla yabancı sermayeli hale gelmesi durumunda da taşınmaz ile ilgili aynı esas geçerlidir. Bu şirketlerin, Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Kanununca düzenlenen askeri yasak bölgeler, güvenlik bölgeleri ve stratejik bölgelerdeki taşınmaz edinimleri, Genel Kurmay Başkanlığının, ya da yetkilendireceği komutanlıkların, özel güvenlik bölgelerindeki taşınmaz edinimleri ise, taşınmazın bulunduğu yerdeki valiliğin iznine tabidir.

1. Türk mahkemesinde dava açan veya icra takibinde bulunan yabancıların teminat gösterme yükümlülüğü var mıdır? 

Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunun buyurucu nitelikli 48. maddesi hükmüne göre, Türk mahkemesinde dava açan, davaya katılan veya icra takibinde bulunan yabancı gerçek veya tüzel kişiler, yargılama ve takip giderleriyle karşı tarafın zarar ve ziyanını karşılamak üzere mahkemenin belirleyeceği teminatı gösterme yükümlülüğü altındadır. Ancak, mahkeme, dava açanı, davaya katılanı veya icra takibi yapanı, uyruğu olduğu ülke ile Türkiye arasında karşılıklılık esasına göre teminattan muaf tutabilir.

Türkiye ile karşılıklılık esasına göre teminat göstermekten ayrık tutan Sözleşmeci devletlerin listesi için bkz. http://www.uhdigm.adalet.gov.tr/yedek/b2-sozlesmeler/sozlesmeler/03-laheysozlesmeleri/laheytaraflar.xls

2. Yabancı mahkeme kararlarının Türkiye’de tenfizi ve tanınması gerekli midir?

Yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan kararların Türkiye’de icra olunabilmesi ancak yetkili Türk mahkemesi tarafından tenfiz kararı verilmesi halinde mümkündür. Bu sebeple, yabancı mahkeme kararları Türkiye’de icra edilmek istenmesi halinde tenfiz kararı alınması gereklidir.

Tenfizin şartları ise Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkındaki Kanun’da düzenlenmiştir. Kanunun düzenlemesine göre yetkili mahkemece tenfiz kararı verilebilmesi için;

  1. Türkiye Cumhuriyeti ile yabancı ilamın verildiği devlet arasında karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşma yahut o devlette Türk mahkemelerinden verilmiş ilamların tenfizini mümkün kılan bir kanun hükmünün veya fiili uygulamanın bulunması;
  2. İlamın, Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmiş olması veya davalının itiraz etmesi şartıyla ilamın, dava konusu veya taraflarla gerçek bir ilişkisi bulunmadığı halde kendisine yetki tanıyan bir devlet mahkemesince verilmiş olmaması;
  3. Hükmün Türk kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması,
  4. O yer kanunları uyarınca, kendisine karşı tenfiz istenen kişinin hükmü veren mahkemeye usulüne uygun bir şekilde çağrılmamış veya o mahkemede temsil edilmemiş yahut bu kanunlara aykırı bir şekilde gıyabında veya yokluğunda hüküm verilmiş ve bu kişinin yukarıdaki hususlardan birine dayanarak tenfiz istemine karşı Türk mahkemesine itiraz etmemiş olması, gerekmektedir.

Tenfiz için gerekli olan ve yukarda belirtilen şartlardan sadece “Türkiye Cumhuriyeti ile yabancı ilamın verildiği devlet arasında karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşma yahut o devlette Türk mahkemelerinden verilmiş ilamların tenfizini mümkün kılan bir kanun hükmünün veya fiili uygulamanın bulunması”na ilişkin şartın dışındaki tüm şartlar yabancı mahkeme kararlarının tanınması için de geçerlidir.

Türkiye arasında karşılıklılık bulunan ülkelerin listesine aşağıdaki linkten ulaşılabilir.

http://www.uhdigm.adalet.gov.tr/ts.htm 

3. Yabancı hakem kararlarının Türkiye’de tenfizi ve tanınması gerekli midir?   

Kesinleşmiş ve icra kabiliyeti kazanmış veya taraflar için bağlayıcı olan yabancı hakem kararları Türkiye’de tenfiz edilebilir. Şayet yabancı hakem kararları Türkiye’de icra edilmek isteniyorsa, bu ancak tenfiz kararı alınması ile mümkündür.

Yabancı hakem kararlarının Türkiye’de tenfizi mümkün olmakla birlikte şayet,

i)Tahkim sözleşmesi yapılmamış veya esas sözleşmeye tahkim şartı konulmamış ise;

ii)Hakem kararı genel ahlaka veya kamu düzenine aykırı ise;

iii)Hakem kararına konu olan uyuşmazlığın Türk kanunlarına göre tahkim yoluyla çözümü mümkün değilse;

iv)Taraflardan biri hakemler önünde usulüne göre temsil edilmemiş ve yapılan işlemleri sonradan açıkça kabul etmemiş ise;

v)Hakkında hakem kararının tenfizi istenen taraf, hakem seçiminden usulen haberdar edilmemiş yahut iddia ve savunma imkânından yoksun bırakılmış ise;

vi)Tahkim sözleşmesi veya şartı, taraflarca tabi kılındığı kanuna, bu konuda bir anlaşma yoksa hakem hükmünün verildiği ülke hukukuna göre hükümsüz ise;

vii)Hakemlerin seçimi veya hakemlerin uyguladıkları usul, tarafların anlaşmasına, böyle bir anlaşma yok ise hakem hükmünün verildiği ülke hukukuna aykırı ise;

viii)Hakem kararı, hakem sözleşmesinde veya şartında yer almayan bir hususa ilişkin ise veya sözleşme veya şartın sınırlarını aşıyor ise bu kısım hakkında;

ix)Hakem kararı tabi olduğu veya verildiği ülke hukuku hükümlerine veya tabi olduğu usule göre kesinleşmemiş yahut icra kabiliyeti veya bağlayıcılık kazanmamış veya verildiği yerin yetkili mercii tarafından iptal edilmiş ise, mahkemece yabancı hakem kararının tenfizi istemini reddedilecektir.

Yabancı hakem kararlarının tanınması da, aynen tenfizine ilişkin hükümlere tabidir.

4. Alacak tahsiline ilişkin genel takip ve dava yolu nedir?

Türk Hukuku’na göre para ve teminat alacakları için, alacaklının alacağının tahsili yönünde doğruca icra dairesine başvurup alacağını ilamsız icra yolu ile takibi mümkündür. İcra ve İflas Kanunu’nun düzenlemesine göre, para ve teminat alacakları yönünden, ilamsız icra takibi yapabilmesi için elinde alacaklının bir ilam bulunmasına gerek olmadığı gibi, herhangi bir senede (belgeye) sahip olması da gerekmemektedir. Ancak, bu şekilde bir takibin başarıya ulaşması, borçlunun alacağa/takibe itiraz etmemesine bağlıdır. Zira, başlatılan ilamsız icra takibine karşı borçlunun süresi içerisinde itiraz etmesi halinde icra takibi durur.

İtiraz üzerine duran takibi harekete geçirmek ise alacaklıya düşer. Alacaklı, elindeki belgenin niteliğine göre yasada belirtilen süreler içerisinde ya icra mahkemesinde açacağı itirazın kaldırılması, ya da genel mahkemelerde açacağı İtirazın iptali davası ile borçlunun itirazının kaldırılmasını/iptalini sağlayarak takibe devam edebilir. Söz konusu davalarda, mahkemelerce alacaklının alacağının varlığını kanıtlaması kaydıyla, borçlunun itirazının kaldırılmasına/iptaline ve takibin devamına karar verilecektir. Ayrıca,  koşullarının mevcut olması halinde borçlu aleyhine alacağın % 40’ı oranında icra inkâr tazminatına hükmedilmesi de mümkündür.

5. Türkiye’de yargılama harca tabi midir?

Türkiye’de yargılama hizmeti harca tabi olup, yargılama harçlarının türleri tutarları ve oranları kanun ile düzenlenmiştir (492 sayılı Harçlar Kanunu). Yargılama harçları genel anlamda başvurma harcı ve karar ve ilam harcı olmak üzeri ikiye ayrılmaktadır.

Başvurma harcı, dava açarken başvuru sahibinden peşin olarak alınan maktu bir harçtır. Karar ve ilam harcı ise, başvurunun niteliğine göre maktu ve nispi olarak alınan bir harçtır. Konusu parayla değerlendirilemeyen dava ve işler maktu karar ve ilam harcına, konusu parayla değerlendirilebilen veya para olan davalar ise değeri üzerinden nispi karar ve ilam harcına tabidir.

Maktu harçlar, ilişkin olduğu işlemin yapılmasından önce ve peşin olarak alınır. Nispi karar ve ilam harcının dörtte biri peşin olarak, kalan dörtte üçü ise kararın verilmesinden sonra alınır. Davanın reddine karar verilmesi halinde ise, dava nispi karar ve ilam harcına tabi bir dava dahi olsa maktu karar ve ilam harcı ödenir. Peşin alınan nispi karar ve ilam harcından artan kısım varsa iade edilir. Mevcut yasal düzenlemeye göre nispi harç oranı değerin binde 59,4’üdür. Harç ve oranlarına ilişkin daha detaylı bilgilere, http://www.kazanci.com/cgi-bin/highlt/ibb/highlight.cgi?file=ibb/files/tc492.htm&query=492 sayılı harçlar#fm  adresinden ulaşabilirsiniz.

6. Yabancıların Türkiye’de çalışma izinleri ve esasları nelerdir?

Yabancıların Türkiye’deki çalışmalarını izne bağlamak ve bu yabancılara verilecek çalışma izinleri ile ilgili esaslar 8174 sayılı Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun’da düzenlenmiştir. Türkiye’nin taraf olduğu ikili ya da çok taraflı sözleşmelerde aksi öngörülmedikçe, yabancıların Türkiye’de bağımlı veya bağımsız çalışmaya başlamadan önce izin almaları gerekmektedir. Türkiye dışında ikamet eden yabancılar, çalışma izni başvurularını bulundukları ülkelerdeki Türkiye Cumhuriyeti temsilciliklerine yapar. Temsilcilikler bu başvuruları doğrudan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına iletir.  Bakanlık ilgili mercilerin görüşlerini alarak başvuruları, yasada öngörülen koşullar çerçevesinde değerlendirir ve durumu uygun görülen yabancılara çalışma izni verir. Bu izin, çalışma vizesi ve ikamet izninin alınması halinde geçerlilik kazanır. Çalışma izin belgesini alan yabancıların, bu belgeyi aldıkları tarihten itibaren en geç doksan gün içinde ülkeye giriş vizesi talebinde bulunmaları, ülkeye giriş yaptıkları tarihten itibaren en geç otuz gün içinde İçişleri Bakanlığına ikamet tezkeresi almak için başvurmaları zorunludur. Türkiye’de geçerli ikamet izni olan yabancılar veya bunların işverenleri başvurularını Bakanlığa yurt içinden de yapabilir.

5682 sayılı “Pasaport Kanunu”a ve 5683 sayılı “Yabancıların İkametgah ve Seyahatleri Hakkında Kanun”a göre ülkeye yasal yollardan giriş yapmış bir yabancının Türkiye’de çalışmaya başlamadan önce çalışma vizesi, çalışma izni ve ikametgah tezkeresi alması gereklidir. Ayrıca, yabancıların çalışacağı işin Türk Kanunları uyarınca yasaklanmamış olması da zorunludur.

Mesleki hizmetler kapsamında çalışacak yabancılara akademik ve mesleki yeterlilik ile ilgili işlemleri tamamlanıncaya kadar, ilgili mevzuat hükümleri saklı kalmak kaydıyla bir yılı geçmemek üzere ön izin verilebilir. Çalışma izinleri, ikamet sahibi yabancılar veya bunların işverenlerinin Bakanlığa yazılı talebi üzerine, Kanun ve bu Kanuna göre çıkarılan yönetmelik hükümlerine göre verilir ve uzatılır.

Diğer kanunlarda yer alan, yabancıların çalışamayacağı iş ve mesleklere dair hükümler saklıdır.

Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanunun Uygulama Yönetmeliğinin 13. maddesi uyarınca; 02/08/2010 tarihi itibariyle uygulanmaya başlanmış olan değerlendirme kriterleri Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır. Buna göre, çalışma izni talep edilen işyerinde en az beş Türk vatandaşının istihdamı zorunludur. İzin isteyen yabancının şirket ortağı olması halinde beş kişilik istihdam şartı, Bakanlıkça verilecek bir yıllık çalışma izninin son altı ayı için aranır. Aynı işyerinde birden fazla yabancı için çalışma izni talebinde bulunulması durumunda, çalışma izni verilen ilk yabancıdan sonraki her bir yabancı için ayrı ayrı beş T.C. vatandaşı istihdamı aranacaktır. Ayrıca, şunu da belirtmekte yarar var ki uzmanlık ve ustalık gerektiren işlerde, eğlence sektörü ile turizm-animasyon organizasyon firmalarında istihdam edilecek yabancılar için en az 10 T.C. vatandaşı çalıştırılması halinde ayrıca kota uygulanmayacaktır. 02/08/2010 tarihi itibariyle uygulanmaya başlanmış olan değerlendirme kriterleri ile ilgili daha detaylı bilgiye http://www.csgb.gov.tr/csgbPortal/csgb.portal?page=duyuru&id=duyuru13  adresinden ulaşabilirsiniz.

1. Türkiye’de gerçekleştirilen sigorta ve reasürans faaliyetlerinin düzenlenmesi ve denetlenmesinde yetkili kurum hangisidir?

T.C. Hazine Müsteşarlığı – Sigortacılık Genel Müdürlüğü, Türkiye’de gerçekleştirilen sigorta ve reasürans faaliyetlerini düzenleyip, denetlemekle görevlidir.

2. Türkiye’de sigortacılık faaliyeti ve sigorta sözleşmelerini düzenleyen mevzuat nelerden oluşmaktadır?

Hızla büyüyen sektörün uluslararası standartlara ulaşabilmesi için gerekli olan daha etkin bir denetim ve şeffaflık gibi ihtiyaçlarını karşılamak ve Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde regülasyonların yeknesaklaştırılması amacıyla 5684 sayılı Kanun ile 14 Haziran 2007 tarihli Sigortacılık Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu kanuna dayanılarak çıkarılacak olan ikincil mevzuat büyük oranda yürürlüğe girmiş olup, söz konusu mevzuatın tamamlanması için çalışmalar devam etmektedir.

Sigorta sözleşmeleri  1956 tarihli Türk Ticaret Kanunu’nun Sigorta Hukuku isimli bölümünde düzenlenmiştir. Yürürlükteki Türk Ticaret Kanunu’nu esaslı ölçüde değişikliğe uğratacak olan yeni Türk Ticaret Kanunu 13 Ocak 2011 tarihinde kabul edilmiş olup, 1 Temmuz 2012 tarihi itibarı ile yürürlüğe girecektir.

3. Bir sigorta şirketi Türkiye’de nasıl faaliyette bulunabilecektir? 

Türkiye’de faaliyet gösterecek sigorta şirketleri ile reasürans şirketlerinin anonim şirket veya kooperatif şeklinde kurulmuş olması şarttır. Anonim şirket şeklinde kurulacak olan sigorta şirketleri kuruluş ve faaliyete geçebilmek için Sigortacılık Kanunun’da öngörülmüş olan bir takım özel gereklilikler dışında, Türk Ticaret Kanunu’nda belirlenen şekil ve usullere tabidir. Sigorta ve reasürans şirketleri, sigortacılık işlemleri ve bunlarla doğrudan bağlantısı bulunan işler dışında başka işle iştigal edemezler.

4. Sigorta şirketlerinin faaliyete başlamadan önce ruhsat almak yönünde bir zorunlulukları var mıdır?

Sigorta şirketleri ve reasürans şirketleri, faaliyete geçebilmek için, faaliyet gösterecekleri her bir sigorta branşında Müsteşarlıktan ruhsat almak zorundadır. Sigorta şirketleri hayat veya hayat dışı sigorta gruplarından sadece birinde faaliyet gösterebilir.

5. Türkiye’de faaliyet gösterecek sigorta şirketleri için asgari ödenmiş sermaye yükümlüğü var mıdır?

Kuruluş işlemlerini tamamlayan ve ruhsat talebinde bulunan sigorta şirketleri ile reasürans şirketleri, ödenmiş sermayelerini, ruhsat talep edilen sigorta branşları için öngörülen sermaye tutarları ile verilmek istenen teminatlara bağlı olarak, beş milyon Türk lirasından az olmamak kaydıyla, Müsteşarlıkça belirlenecek miktara yükseltmek zorundadır.

6. Yabancı sigorta şirketleri Türkiye’de faaliyette bulunabilir mi?

Yabancı sigorta şirketleri Türkiye’de yeni bir şirket kurmak – ki bu durumda kurulan şirket yabancı sermeye ile kurulmuş bir Türk şirketi olacaktır – , Türkiye’de kurulu bir şirkete ortak olmak ya da Türkiye’de şube açmak suretiyle faaliyet gösterebilirler. İrtibat bürosunun aksine, şubeler ticari faaliyette bulunabilirler. Şube açılışında Sanayi ve Ticaret Bakanlığı İç Ticaret Genel Müdürlüğü izin vermeye yetkilidir. Şube açacak şirketlerin Türkiye’ye ayrılan ödenmiş sermayelerinin Türkiye’de kurulu sigorta şirketleri ve reasürans şirketleri için belirlenen tutardan az olmaması ve faaliyette bulundukları ülkelerde sigortacılık yapmaktan yasaklanmamış olmaları şarttır.

7. Türkiye’de yerleşik kişiler, Türkiye’de sigortalanabilir faaliyetlerini yurtdışında sigorta ettirebilirler mi?

Türkiye’de yerleşik kişiler, Türkiye’deki sigortalanabilir menfaatlerini, Türkiye’de faaliyette bulunan sigorta şirketlerine ve Türkiye’de yaptırmak zorundadır. Sigortacılık Kanunu’nda yurtdışında yaptırılabilecek sigortalar aşağıdaki şekilde belirtilmiş olup, Bakanlar Kurulu yurt dışında yaptırılabilecek sigortaların kapsamını genişletmeye yetkilidir :

  • İhracat ve ithalat konusu mallar için nakliyat sigortası,
  • Uçak, gemi, helikopter için dış kredi ile satın alındıklarında, münhasıran dış kredi miktarı ile sınırlı olarak ve dış borç ödeninceye kadar; yurt dışından finansal kiralama yolu ile getirilmelerinde ise finansal kiralama sözleşmesi süresi ile sınırlı olarak yaptırılacak tekne sigortaları,
  • Gemilerin işletilmesine ilişkin sorumluluk sigortası,
  • Hayat sigortaları,
  • Kişilerin Türkiye haricinde bulunacakları süre için bu süre ile sınırlı olmak kaydıyla veya geçici olarak yurt dışında kaldıkları sırada yaptırabilecekleri ferdî kaza, hastalık, sağlık ve motorlu taşıt sigortaları.

8. Sigorta sözleşmesi nasıl kurulur?

Sigorta sözleşmesinin kurulması ve geçerliliği resmi şekil şartına bağlı olmayıp, Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş olan sözleşmenin kurulmasına ilişkin genel hükümlere tabidir. Sigorta sözleşmesi, bu doğrultuda, tarafların birbirine uygun irade beyanları ile kurulur. Ancak değeri 590  TL’yi aşan her türlü hukuki işlemler ve bu kapsamda sözleşmeler, sözleşmenin kapsamı ve geçerliğinin ispatı bakımından senetle ispat kuralına tabidir.

Türk Ticaret Kanunun ilgili hükümleri uyarınca sigortacı, sigorta ettirene, tarafların karşılıklı hak ve borçlarını gösteren ve sigortacı tarafından imza edilen bir sigorta poliçesi ile ekinde Müsteşarlık’ça onaylanmış genel şartları vermek mecburiyetindedir. Sigorta poliçesi, sözleşmesinin kurulması için bir geçerlilik şartı olmamakla birlikte, sözleşmenin akdedilmiş olduğu ve kapsamını ispata yarayan bir belgedir.

9. Sigorta sözleşmesinin muhtevası nasıl belirlenir?

Sigorta sözleşmelerine, prensipte, sözleşme özgürlüğü ilkesi hakimdir. Taraflar, Türk Ticaret Kanunu’nun tam ve kısmi emredici hükümlerine aykırı olmamak şartıyla özel şartlar belirlemekte serbesttirler. Ancak, özel şartlar, Müsteşarlıkça onaylanan ve emredici ve yarı emredici kuralları yansıtan genel şartlara aykırı olarak düzenlenemez.

10. Taraflar, sigorta uyuşmazlığının çözümü için bir başka ülkenin mahkemesini yetkilendirebilirler mi?

5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun ile sigorta sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların Türkiye’de hangi yetkili mahkemelerde çözüme kavuşturulacağı belirlenmiş olup, bu mahkemelerin yetkisinin tarafların anlaşması ile bertaraf edilemeyeceği açıkça aynı Kanunda düzenlenmiştir. Kanunun 46. Maddesi uyarınca sigorta sözleşmesinden doğan uyuşmazlıklarda, sigortacının esas işyeri veya sigorta sözleşmesini yapan şubesinin ya da acentesinin Türkiye’de bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. Ancak sigorta ettirene, sigortalıya veya lehdara karşı açılacak davalarda yetkili mahkeme, onların Türkiye’deki yerleşim yeri veya mutad meskeni mahkemesidir.

11. Sigorta sözleşmesinin tarafları sözleşmeden doğacak olan ihtilafların çözümünde yabancı hukukun uygulanacağı konusunda anlaşma yapabilirler mi?

Sigorta sözleşmesi tarafları aralarında çıkacak olan uyuşmazlıklarda yabancı bir hukukun uygulanacağı konusunda anlaşma yapabilirler.  Tarafların yabancı hukuku yetkili kılmaları için sözleşmenin yabancılık unsuru içermesi koşulu bulunmamaktadır.

12. Sigorta sözleşmelerinden kaynaklanacak ihtilaflarda tahkim yoluna gidilmesi mümkün müdür?

Sigorta sözleşmesinin tarafları sözleşmeden doğan uyuşmazlıkların kurumsal tahkim ya da ad hoc tahkim yolu ile çözülmesi konusunda anlaşma yapabilirler.

Taraflar, sigorta poliçesi kapsamında meydana gelen hasarın seçilecek olan hakem bilirkişi tarafından tespit edileceği ve tespitin tarafları bağlayacağı konusunda anlaşabilirler. Hakem bilirkişilerin raporu mahkemede açılan davada hakimin hükmüne esas teşkil eder, yani bir diğer ifade ile mahkeme hakem bilirkişi raporu ile bağlıdır.

Sigortacılıkta tahkim uygulamasını artırmak amacıyla Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliği nezdinde 2007 yılında Sigorta Tahkim Komisyonu oluşturulmuştur.

13. Sigorta şirketlerine rekabet hukuku uygulanmakta mıdır?

4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun, sigortacılık sektörüne de uygulanmaktadır. Avrupa Birliği’nin 27 Şubat 2003 tarih ve 358/20031 sayılı Tüzüğü’ne paralel olarak çıkarılan Sigorta Sektörüne İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği 1 Şubat 2008 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

 

 

1. Türkiye’de ilaçların piyasaya arzına ilişkin özel düzenlemeler bulunmakta mıdır?

Türkiye’de ilaçların ruhsat almaksızın piyasaya arz edilmesi yasaktır. Sağlık Bakanlığı’na bağlı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü, ilaçlara ruhsat vermek konusunda yetkili olan makamdır. İlaçların piyasaya arzı için ruhsat alma gerekliliğinin yanında, yine Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü’ne başvurma ve fiyat alma zorunluluğu vardır. Ülkemizde ilaçların fiyatlandırılması açısından referans fiyat sistemi benimsenmiştir. İlaçlar ancak eczanelerde satılabilir, ülkemizde benimsenmiş bir OTC sistemi henüz yoktur ve ilaçların tümünün halka tanıtımı yasaktır.

2. İlaçların ülkeye paralel ithalatı mümkün müdür? 

Bir ilacı Türkiye’ye ancak ruhsat sahibi getirebilir ve gümrük kontrol belgesi de ancak ruhsat sahibi adına düzenlenir. Bu nedenle paralel ithalat yoluyla ülkeye ilaç girişi mümkün değildir, kontrol belgesi sahibi dışında kimsenin ilaçları gümrükten çekmesine izin verilmez.

3. Türkiye’de bir farmakovijilans sistemi var mıdır? 

Türkiye’de bir farmakovijilans sistemi vardır. Farmakovijilans uygulamaları, Sağlık Bakanlığı tarafından çıkarılmış olan “Beşeri Tıbbi Ürünlerin Güvenliğinin İzlenmesi ve Değerlendirilmesi Hakkında Yönetmelik”, “Farmakovijilans Kılavuzu”, “Farmakovijilans Denetimlerinin Yürütülmesine İlişkin Kılavuz” ve “Farmakovijilans Denetimlerinin Raporlanmasına İlişkin Kılavuz” çerçevesinde Türkiye Farmakovijilans Merkezi (TÜFAM) tarafından yürütülür. TÜFAM ile ilgili bilgilere bu adresten ulaşılabilir: http://www.iegm.gov.tr/Default.aspx?sayfa=tufama&lang=tr-TR

4. Türkiye’de klinik araştırma yapılabilir mi? 

Türkiye’de klinik araştırma konusu uzun süre Türkiye Sağlık Bakanlığı’nın düzenleme yetkisi altında olan bir konu olarak algılanmıştır. Bu algı sonucunda, Türkiye’de klinik araştırmaları düzenleyen ilk yasal metinler Sağlık Bakanlığı tarafından çıkarılan 29 Ocak 1993 tarihli İlaç Klinik Araştırmaları Hakkında Yönetmelik ve 29 Aralık 1995 tarihli İyi Klinik Uygulamalar Kılavuzu’dur. Söz konusu idari mevzuat, 23 Aralık 2008 tarihli Klinik Araştırmalar Hakkındaki Yönetmelik ile değiştirilmiştir. Klinik Araştırmalar Hakkındaki Yönetmelik’e temel teşkil eden İyi Klinik Uygulamalar Kılavuzu (bundan sonra tümü için ‘’Klinik Araştırma Mevzuatı’’ ifadesi kullanılacaktır ) son yıllarda  (AB Direktifleri’ne uyum amacı ile) sayısız değişikliğe konu olmuştur.

2008 Yönetmeliği’nin çıkarılmasından sonra, bazı hükümlerin meşru hukuki temelleri olmadığı iddia edilmiş ve bu iddialar, Yönetmelik’in  ilgili maddelerinin iptali tabiyle beraber, Danıştay önüne taşınmıştır. Dava sırasında, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun verdiği yürütmenin durdurulması kararında Yönetmelik’in Sağlık Bakanlığı tarafından çıkarılmasının hukuki bir temeli olmadığı, Sağlık Bakanlığı’na böyle bir yetki veren bir kanun bulunmadığı belirtilmiştir. Uzun ve tartışmalı bir dava süreci sonucunda, dava sonuçlanmış ve Yönetmelik’in gerekli hukuki temellere haiz olduğuna karar verilmiştir; ancak bazı hükümleri iptal edilmiştir.  Ancak klinik araştırmaların hukuki bir temeli olmadığı yönündeki iddialar, yetkilileri klinik araştırmaların devamlılığı için bir yasa yürürlüğe koymaya zorlamıştır. Bu bağlamda, 3359 sayılı Temel Sağlık Hizmetleri Kanunu’na 6 Nisan 2011 tarihinde Ek 10. Madde ilave edilmiştir. Klinik araştırmaların, Ek 10. Madde ile uygun ve yasal bir temel kazanmış olmasına rağmen, söz konusu madde oldukça kısa bir madde olduğundan özellikle ilgililerin sorumluluklarına ilişkin aydınlatılması gereken konular bulunmaktadır.

5. İlaç atıkları Türkiye’ye ithal ya da Türkiye’den ihraç edilebilir mi? 

Çevre Kanunu uyarınca atıklar Türkiye’ye ithal edilemez. Bu konuda tam bir değerlendirme yapılabilmesi için tüm tehlikeli atık mevzuatını incelemek gerekli ve önemlidir.

6. Türkiye’de kozmetikler nasıl düzenlenmektedir? 

Sağlık Bakanlığı kozmetikler konusunda yetkili makamdır. Kozmetikler izin ya da ruhsata tabi değildir, kozmetikler için bildirim sistemi benimsenmiştir. Söz konusu bildirim ilgili Bakanlık Kılavuzları doğrultusunda internet üzerinden yapılır. Kozmetiklerle ilgili bir oto kontrol sistemi söz konusudur, kozmetik üreticisi ürünün güvenliğinden ve Bakanlığa yaptığı bildirimlerin doğruluğundan sorumludur. Ancak Sağlık Bakanlığı’nın da her zaman denetim yetkisi vardır. Kozmetik ürünlerinin sağlık konusunda iddialar içermiyor olmasına ve sıkı bir şekilde düzenlenmiş ambalaj ve etiketleme kurallarına uygun olmasına dikkat edilmelidir.

7. Türkiye’de gıdaların ithalatı ve piyasaya arzına ilişkin özel bir düzenleme var mıdır? 

Türkiye’de gıdaların ithalatı ve piyasaya arzına ilişkin özel düzenlemeler 5996 sayılı kanun ve ilgili yönetmeliklerde düzenlenmektedir. Gıdaların ithalinden piyasaya arzına kadar olan süreç ile üretici ve ithalatçının sorumlulukları da ilgili mevzuatta ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Bunlara ilaveten gıdaların etiketlenmesi ve ambalajlanmasına ilişkin özel bir tebliğ de mevcuttur.

8. Gıda ve kozmetik ile ilgili reklamlar nasıl düzenlenmektedir?

Reklamlara ilişkin genel prensipler de Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile Ticari Reklam Yönetmeliği’nde düzenlenmektedir. Buna göre reklamlardaki iddiaların doğru olması, tüketiciyi yanıltıcı olmaması; aynı zamanda piyasada haksız rekabete yol açar nitelikte olmaması gereklidir. Ayrıca etiket ve ambalaj malzemeleri de reklam materyali sayıldığından bu kurallara tâbi olacaktır.

Gıda reklamlarında gıda içeriğine ilişkin bilgilerin tüketiciyi yanıltıcı olmaması son derece önemlidir. Kozmetik reklamları ile ilgili olarak bu ürünlerin herhangi bir teşhis ya da tedavi edici özelliği olduğu iddialarının reklamlarda bulunmaması gerekir.

9. Türkiye’de tüketici haklarını koruyan ve ürün sorumluluğuna ilişkin özel düzenlemeler var mıdır? 

Türkiye’de tüketici hakları Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ve buna dayanılarak çıkarılan özel yönetmeliklerle korunmaktadır.

Ürün sorumluluğu konusu ise 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ve Ayıplı Malın Neden Olduğu Zararlardan Sorumluluk Hakkında Yönetmelik’te düzenlenmektedir. Ürün sorumluluğu, ayıplı mal/hizmetten doğan zararlardan (ölüm, yaralanma ya da kullanılmakta /yararlanılmakta olan diğer mal /hizmetlere ilişkin oluşan zararlar) doğan sorumluluk olarak anlaşılmalıdır. Borçlar Kanunu’nun genel prensibine göre, birtakım istisnalar hariç olmak üzere, burada herhangi bir tazminat talebine ilişkin ispat yükü tüketici üzerinde olup, tüketici ayıplı mal/hizmetten dolayı uğradığı zararı ispat etmekle mükelleftir.

1. Verilen veya geçerli kılınan bir patentin Türkiye’de kullanım zorunluluğu var mıdır ve eğer var ise, bunu kullanmamanın sonuçları nedir? 

Patent Haklarının Korunması Hakkında 551 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname (“Patent KHK”)’nin 96. maddesi şu şekildedir:

Kullanım Zorunluluğu

Madde 96 :

Patent sahibi veya yetkili kıldığı kişi, patentle korunan buluşu kullanmak zorundadır. Kullanma zorunluluğu patentin verildiğine ilişkin ilanın ilgili bültende yayınlandığı tarihten itibaren üç yıl içinde gerçekleştirilir. Kullanmanın değerlendirilmesinde pazar şartları göz önünde tutulur.

Kullanımın İspatı

Madde 97 :

Patent sahibi veya yetkili kıldığı kişi, Enstitü nezdinde buluşu kullanmakta olduğunu resmi bir belge ile kanıtlar. Resmi nitelikli patent kullanım belgesi, Yönetmelikte belirlenen merci tarafından ve Yönetmelikte belirlenen genel kıstaslara ve kurallara göre düzenlenir.

Kullanım belgesi, buluşun kullanıldığı sınai işletmedeki üretimin incelenmesi sonucunda verilir. Belge, patent konusu buluşun satışa sunulduğunu veya uygulandığını teyit eder.

Belge ilgili merci tarafından buna ilişkin başvurunun yapıldığı tarihten itibaren üç ay içinde düzenlenir. Belgede, patentle korunan buluşun fiilen kullanılmakta olduğu konusundaki bilgiler bulunur.

Kullanım belgesi Patent Sicili’ne kayıt edilir.

Uygulamaya ilişkin bir not olarak; yukarıda belirtilen resmi doküman bir ithalat belgesi şeklinde, örneğin malların Türkiye’ye ithal edildiğini gösterecek şekilde Türk Gümrüğü tarafından onaylanan gümrük beyanı olabilir. Patentin 3 yıl boyunca kullanıldığı ispatlamazsa, bu durum doğrudan hak kaybına yol açmaz. Ancak, patent üçüncü kişilerin zorunlu lisans taleplerine açık hale gelebilir. Bu durumda, zorunlu lisans talebi bir mahkemeye yapılır ve patent sahibi bu patentin Türkiye’de kullanılmakta olduğunu her zaman ispatlayabilir.

2. Türkiye’de eğer işçilerin buluşları işverenden bedel almaya hak kazanmış ise, bu bedel ödeme yükümlülüğü mucit şirketten ayrılsa dahi devam eder mi?

Patent KHK madde 17. uyarınca, hizmet buluşları işçilerin istihdam edildiği süre zarfında, yükümlülükleri başta olmak üzere kendisine verilen veya geniş oranda şirketin faaliyet alanı ve deneyimine dayanan işleri yaparken gerçekleştirdikleri buluşlardır. İşçilerin hizmet buluşları kapsamına girmeyen buluşları serbest buluşlardır.

Hizmet buluşu gerçekleştiren işçi bu buluşunu yazılı olarak ve geciktirmeksizin işverene bildirmekle yükümlüdür. İşveren işçinin bildirimini aldıktan iki ay içerisinde bununla ilgili olarak yapılmasını gerekli gördüğü değişiklikleri işçiye bildirir. Eğer işveren bildirimin düzeltilmesini istemezse, bildirim hukuken geçerli sayılacaktır.

İşveren bir hizmet buluşuna ilişkin olarak kısmi veya tamamen bir hak talebinde bulunabilir. İşveren işçiyi bu talebinden yazılı olarak haberdar eder. Bu tür bir talep işveren tarafından işçinin bildiriminin alınmasından itibaren dört ay içerisinde yapılır. İşverenin işçinin hizmet buluşunun tamamı üzerinde hak iddia etmesi halinde, işçiye yapılan yazılı bildirim üzerine hizmet buluşuna ilişkin tüm haklar işverene geçer ve işçi işveren tarafından ödenecek makul bir tazminata hak kazanır.

Patent KHK 37. madde uyarınca işçinin buluşu ile ilgili hükümlerden doğan haklar ve yükümlülükler iş ilişkisinin sonlandırılmasından etkilenmez. Dolayısıyla bedel ödeme yükümlülüğü mucit şirketten ayrılsa dahi devam eder. Patent KHK’da işverenin bedel ödeme yükümlülüğünün sona ereceği zaman öngörülmemiştir. Bunu, bedelin ve buluş hakkının alınması için işçi ve işverenin uyması gereken iki aylık ve dört aylık zaman dilimleri izler ve işverenin işçinin bedelini ödeme yükümlülüğü iş akdinin feshinden sonra dahi baki kalır.

3. İhtiyati tedbirler – verilmeleri için aranan şartlar nelerdir? Herhangi bir ihtiyati tedbirin temyiz edilme süreci nasıldır? 

Patent KHK madde 151’e göre, hukuki işlem başlatan veya başlatacak olan kişiler esas davanın etkinliğini teminat altına almak adına, Türkiye’de patentin gerçekten kullanıldığına veya söz konusu patentin kullanılması için ciddi ve etkin hazırlıkların bulunduğuna dair delilleri sunmak şartıyla ihtiyati tedbir talebinde bulunabilirler. Dahası, Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 103. maddesine göre, taraflardan her biri devam eden hukuki süreçler boyunca veya bu süreçlerin başlamasından önce Mahkeme’ye ihtiyati tedbir talebiyle başvurabilirler. İhtiyati tedbir talepleri, herhangi bir gecikmenin telafisi imkansız ve büyük zararlara yol açması ihtimalinin bulunduğu hallerde kabul edilir. Eğer patent sahibi kişi Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesine delillerin tespiti için başvurursa, uygulanma bakımından Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na nazaran önceliği olan Patent KHK’nın hükümleri uygulama alanı bulacaktır. Bir ihtiyati tedbir talebinin başarısı tamamen delillerin niteliğine bağlıdır.

Aleyhine ihtiyati tedbir verilen taraf bu ihtiyati tedbir talebine itiraz edebilir. Eğer böyle bir itirazdan önce esas dava açılmışsa itiraz, itiraz esas davaya bakan mahkemece değerlendirilir.

4. Tıbbi bir ürünün satış ruhsatı için yapılan başvuru ile birlikte sunulan verilerin korunması için ne tür veri koruma düzenlemeleri vardır? 

Beşeri Tıbbi Ürünler Ruhsatlandırma Yönetmeliği’nin 9(3) maddesi tıbbi bir ürünün satış ruhsatı için yapılan başvuru ile birlikte sunulan veriler için veri imtiyazı öngörmektedir. Söz konusu madde uyarınca:

“Veri imtiyazı, Gümrük Birliği Alanında yer alan ülkelerden birinde 1/1/2001 tarihinden sonra ilk defa ruhsatlandırılmış orijinal ürünlerden 1/1/2005 tarihine kadar Türkiye’de herhangi bir jenerik ruhsat başvurusu yapılmamış olanlar ile Gümrük Birliği Alanında yer alan ülkelerden birinde 1/1/2005 tarihinden sonra ilk defa ruhsatlandırılacak orijinal ürünler açısından geçerli olup; süresi Gümrük Birliği Alanında ilk defa ruhsatlandırıldığı tarihten başlayarak 6 (altı) yıldır. Türkiye’deki patent korumasından istifade eden ürünler için 6 (altı) yıllık veri imtiyazı uygulaması, bu patent süresi ile sınırlandırılır.”

Ancak, veri imtiyazının uygulayıcı kurumu olan Sağlık Bakanlığı (“SB”) münhasıriyeti yeni kimyasal maddelere uygulamaktadır. SB, TRIPS Madde 39/3’teki “yeni kimyasal madde” tanımını referans almakta, ancak veri münhasırıyetini sadece yeni moleküllere indirgeyerek daha dar yorumlamaktadır.

5. Tıbbi ürünün onaylanmasından sonra pazar münhasırıyetine yönelik ne tür düzenleyici hükümler bulunmaktadır? 

Pazar münhasırıyeti sağlayan hükümler sadece patent koruması ve veri münhasıriyetidir. Türkiye’de ilk jenerik ilaç için EKS (Ek Koruma Sertifikası) veya pazar münhasırıyeti bulunmamaktadır.

6. Orijinal tıbbi ürününe atfen kısaltılmış jenerik satış izni (ruhsat) başvuruları hakkında bir fikri mülkiyet hak sahibinin bilgi almasına ilişkin bir prosedür var mıdır? 

Evet. Danıştay 10. Dairesi 06.03.2007 tarihli kararında, SB’nın buluş yapan şirketin yasal temsilcilerinin, şirketin ruhsatlı ilacına atfen yapılan kısaltılmış başvurular hakkındaki bilgi alma isteğini geri çeviren kararını, SB’nın bu geri çevirme kararının hukuki müeyyidelere başvurma hakkını kısıtladığı gerekçesiyle iptal etmiştir. Bu karardan sonra, SB fikri mülkiyet hak sahiplerinin yasal temsilcilerinin resmi taleplerine cevap vermekte ve bu tür kısaltılmış ruhsat başvurularının olup olmadığı, var ise başvuranların sayısı, tarihi ve ismi hakkında bilgi vermektedir.

 

1. Bir markayı tescil ettirmek için öngörülen şartlar nelerdir?

Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 5. ve 7. maddeleri uyarınca,

i) kişi adları dâhil sözcükler, şekiller, harfler, sayılar, malların biçimi veya ambalajları gibi çizimle görüntülenebilen veya benzer biçimde ifade edilebilen, baskı yoluyla yayınlanabilen, çoğaltılabilen,

ii) bir teşebbüsün mal ve hizmetlerini başka bir teşebbüsün mal ve hizmetlerinden ayırabilen

her türlü işaret, marka olarak tescil edilebilir.

2. Bir işaretin marka olarak tescil edilmeden de marka korumasından yararlanması mümkün müdür?

Evet. Paris Konvansiyonu 1. mükerrer 6. maddesi anlamında ilgili sektöründe tanınmış markalar, 556 No.lu KHK’nın 7/1-ı maddesi uyarınca, ülkemizde edinilmiş bir marka tesciline bağlı olmaksızın, sonraki benzer marka tescil/başvurularına karşı koruma altındadır. Ayrıca, tescilsiz bir marka üzerindeki eskiye dayalı kullanım ve gerçek hak sahipliği de 556 No.lu KHK’nın 8/3 maddesi uyarınca sonraki benzer marka tescil/başvurularına karşı korunmaktadır.

3. Ürün şekli, ambalajı gibi üç boyutlu (3D) işaretlerin Türk Patent Enstitüsü nezdinde tescil edilebilmesi mümkün müdür?

556 No.lu KHK’nın 7. maddesinde belirtilen ayırt edicilik şartlarını taşıdıkları, yani bir teşebbüsün mal ve hizmetlerini, diğer bir teşebbüsün mal ve hizmetlerinden ayırabiliyor olma koşulunu karşıladıkları takdirde, ürün şekli veya ambalajı gibi üç boyutlu işaretler de, tıpkı çizimle görüntülenebilen diğer işaretler gibi marka olarak tescil edilebilirler.

4. Markanın tescil başvurusu ya da tescili aşamalarında, markanın kullanımda olması şartı aranmakta mıdır?

Markanın tescili için yapılan başvuru ve/veya markanın tescili aşamalarında ilgili markanın kullanımda olması şartı aranmamaktadır. Ne var ki, ilgili markanın tescilini takip eden süreç içerisinde aralıksız olarak 5 yıl boyunca gerçek bir markasal kullanıma konu olmaması halinde, bu 5 yıllık süreyi takiben, Fikri ve Sınaî Haklar Mahkemesi önünde açılacak bir hükümsüzlük davası ile markanın kullanılmama nedeniyle hükümsüzlüğü talep edilebilir.

5. Türk Hukuku’nda, farklı kişilere ait aynı markaların bir arada var olması mümkün müdür? Buna olanak sağlayan yan yana marka anlaşmaları (co-existence aggreement) ile rıza mektupları (letter of consent) kabul edilmekte midir?

Kamu düzenine ilişkin bir husus olarak değerlendirilmesi nedeniyle, Türk Hukuku’nda, aynı/aynı tür mal/hizmetleri kapsayan, aynı/ayırt edilemeyecek derecede benzer birden çok markanın  bir arada var olmasına  izin verilmemektedir. Bu nedenle, bir marka tescil başvurusu için önceki tarihli marka ile ayniyet nedeniyle verilen red kararının, Türk Patent Enstitüsü’ne sunulan bir yan yana marka anlaşması veya rıza mektubu ile bertaraf edilmesi mümkün değildir.

6. Markanın kullanılmama nedeniyle hükümsüzlüğü iddiası, Türk Patent Enstitüsü nezdinde öne sürülebilir mi?

Hayır. Kullanılmama da dahil olmak üzere bir markanın herhangi bir gerekçeyle hükümsüzlüğü, sadece Fikri ve Sınaî Haklar Mahkemesi nezdinde açılacak bir hükümsüzlük davası ile talep edilebilir.

7. Bir markayı tescil ettirmek için izlenmesi gereken idari ve hukuki süreçler nelerdir?

Bir marka tescil başvurusu, öncelikli olarak Türk Patent Enstitüsü (TPE) tarafından resen yapılan mutlak red nedenleri incelemesinden geçmektedir. Resen yapılan bu inceleme üzerine, reddedilen mal ve hizmetler tescil başvurusunun kapsamından çıkarılır ve tescil başvurusu, kabul edilen mal ve hizmetler için Resmi Marka Bülteninde yayınlanır. Yayınlanan tescil başvurusuna karşı üç aylık bir süre zarfında üçüncü kişiler itirazda bulunabilir. TPE’nin Markalar Dairesi Başkanlığı’nca resen yapılan inceleme veya üçüncü kişilerce yapılan bir itirazın incelenmesi üzerine verilmiş olan kararlara karşı Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu (YİDK) önünde itiraz edilebilir. YİDK kararlarının iptali için münhasır yargı yetkisine sahip olan Ankara Fikri ve Sınaî Haklar Mahkemeleri’nde  (FSHM) dava açılabilir. FSHM kararları ise Yargıtay nezdinde temyize konu edilebilir.

8. Bir endüstriyel tasarımı tescil ettirmek için öngörülen şartlar nelerdir?

554 Sayılı Endüstriyel Tasarımların Korunması Hakkındaki Kanun Hükmünde Kararnamenin 5. maddesi uyarınca, bir tasarımın, endüstriyel tasarım olarak tescil edilebilmesi için yenilik ve ayırt ediciliğe sahip olması gerekmektedir.

9. Bir endüstriyel tasarımı tescil ettirmek için izlenmesi gereken idari ve hukuki süreçler nelerdir?

Endüstriyel tasarım başvuruları, Türk Patent Enstitüsü’nce resen yapılacak bir incelemeye tabi değildir. Başvuru doğrudan Resmi Endüstriyel Tasarımlar Bülteni’nde yayınlanır. Yayınlanan tescile karşı altı aylık bir süre zarfında üçüncü kişiler itirazda bulunabilir. TPE’nin Endüstriyel Tasarımlar Dairesi Başkanlığı’nca yapılan itirazlar üzerine verilmiş olan kararlara karşı Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu (YİDK) nezdinde itiraz edilebilir. YİDK kararlarına karşı münhasır yargı yetkisine sahip olan Ankara Fikri ve Sınaî Haklar Mahkemeleri’nde (FSHM) dava açılabilir. FSHM kararları ise Yargıtay nezdinde temyize konu edilebilir.

10. Bir marka ve/veya endüstriyel tasarıma ilişkin ihtilafın Türk Patent Enstitüsü nezdinde çözümlenememesi ve Fikri ve Sınaî Haklar Mahkemeleri’ne taşınması halinde, taraflar yargılama sürecinde de, Türk Patent Enstitüsü nezdinde sunulan deliller ile bağlı mıdır? 

Her ne kadar bu hususla ilgili olarak açık hüküm bulunmamaktaysa da, Yargıtay’ın yakın tarihli bazı kararları uyarınca, tarafların Türk Patent Enstitüsü nezdinde yürüyen idari süreç kapsamında sundukları deliller ile hukuki süreçte de bağlı olacağı öngörülmektedir.

11. Türk Patent Enstitüsü nezdinde gerçekleştirilen yayına itiraz ve karara itiraz gibi işlemler için sunulması gereken vekâletnamenin şekil şartı nedir? Vekâletname yayına itirazlar yapıldıktan sonra da sunulabilir mi? Aynı şekil şartı Mahkemeler nezdinde sunulacak vekâletnameler için de geçerli midir?

TPE’ye yapılan yayına itiraz/karara itirazlar için imzalı vekâletnamenin kopyası yeterli olup, bu vekâletnamenin noter onaylı olması gerekmemektedir. İtirazların vekâletname ile birlikte yapılması gereklidir. Zira, başvuru sahibinin Türkiye’de ikametgâhı olmaması halinde, vekâletname eksikliği itirazın usulen reddine sebep olmaktadır. Ancak önemle belirtilmelidir ki; itirazın sunumu için tanınan yasal süre dolduktan sonra vekâletname sunmak mümkün değildir.

Mahkemeler nezdinde sunulacak vekâletnamelerin ise noter onaylı olması gerekli olup, sadece imzalı vekâletname yeterli değildir. Yabancı kuruluşlarca sunulan vekâletnamelerin ise mutlaka Lahey Konvansiyonu’na göre düzenlenmiş apostil içermesi gerekmektedir. Apostil yerine, en yakın Türk Konsolosluğu’ndan alınan onay da geçerli olmaktadır.

12. Neler fikir ve sanat eseri kapsamına girer ve bu kapsamda koruma altındadır?

Bir fikir ürününün fikir ve sanat eseri olarak nitelendirilebilmesi için, mutlaka;

i) fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 2-5. maddelerinde belirlenen ilim ve edebiyat eserleri, musiki eserleri, güzel sanat eserleri ve sinema eserleri tanımlarından birini karşılaması;

ii) sahibinin hususiyetini taşıması

gerekmektedir. Fikir ve sanat eserleri tescil şartına bağlı olmaksızın, yaratılışlarından itibaren koruma altındadır.

13. Markalar, endüstriyel tasarımlar ve fikir ve sanat eserlerine uygulanan temel uluslararası anlaşmalar hangileridir?

Bu temel uluslararası anlaşmalar; Fikri Mülkiyet Haklarının Korunması Hakkındaki Paris Konvansiyonu (Paris Konvansiyonu), Dünya Ticaret Örgütü’nün Kuruluşu Hakkındaki Marakeş Anlaşması Ek 1C, Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması (TRIPS), Dünya Fikri Mülkiyet Hakları Örgütünün Kuruluşu Hakkındaki Anlaşma, Fikir ve Sanat Eserlerinin Korunması Hakkındaki Bern Konvansiyonu ve Endüstriyel Tasarımların Uluslararası Tescili Hakkındaki Lahey Anlaşması’dır.

14. Marka, endüstriyel tasarım ve fikir ve sanat eseri korumasının her birinden aynı anda faydalanılması mümkün müdür?

Her bir fikri mülkiyet hakkından yararlanmak için gerekli olan bütün şartlar sağlandığı takdirde bu koruma mümkün olabilecektir. Dolayısıyla, bir işaret hem marka, hem endüstriyel tasarım hem de fikir ve sanat eseri olarak tescil edilebilir ve koruma altına alınabilir.

15. Fikri mülkiyet hukuku ihtilafları ile ilgili olarak hangi Mahkemeler görevlidir?

Türkiye’nin üç büyük şehri olan İstanbul, Ankara ve İzmir’de Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk ve Ceza İhtisas Mahkemeleri görevliyken, diğer şehirlerde fikri mülkiyet hakları ile ilgili meselelerin çözümünde Asliye Hukuk, Asliye Ticaret ve Asliye Ceza Mahkemeleri görevlidir.