Fikri Mülkiyet ve Rekabet Hukukunun Kesişiminde Üç Boyutlu Markalar

Güncel Yazılar -

Rekabet Kurumu, 01.08.2024 tarihli ve 24-32/758-319 sayılı kararıyla, fikri mülkiyet hukuku ile rekabet hukuku arasındaki hassas dengeye dair, literatürde uzun süre tartışılacak bir içtihada imza atmıştır. Kurum, hakkında soruşturma yürütülen şirkete (“Şirket”) ait 3 boyutlu (“3D”) markalar kullanılarak ilgili ekonomik bütünlüğün hâkim durumunu kötüye kullandığını ve rakiplerini pazardan dışladığını değerlendirmiş ve birtakım yaptırımlar öngörmüştür.

Söz konusu karar, özellikle şekil ve 3D markalarının sağladığı korumanın sınırları ve bu hakların rekabet kurallarını dolanmak amacıyla kullanılıp kullanılamayacağı noktasında marka hukuku pratiği açısından çarpıcı sonuçlar doğurmaktadır. Ancak kararın asıl yankı uyandıran boyutu, Kurumun sadece para cezası vermekle yetinmeyip, tescilli bir mülkiyet hakkının, özellikle de kesinleşmiş bir mahkeme kararının varlığına karşın terkinini emretmesidir. Zira Rekabet Kurumu tescilli hakların terkini yerine, bu hakların üçüncü kişilere karşı kullanılmasını yasaklamak şeklinde davranışsal tedbirlere de hükmedebilecekken, "oyunu düzenleyici" rolünden çıkıp, mülkiyet hakkının özüne doğrudan müdahale eden bir konuma evrilmiştir.

"Kanuna Karşı Hile" ve Mülkiyet Hakkının Sınırları

Karara konu olayda, Şirket’in, bir ürününe ait ambalaj şeklini Türk Patent ve Marka Kurumu (“TÜRKPATENT”) nezdinde marka ve tasarım olarak tescil ettirdiği görülmektedir. Patent veya tasarım koruması süreli olan bir ürünün şeklinin marka olarak tescil edilmesi, yenilemeler yoluyla süresiz bir tekel hakkı sağlama potansiyeli taşıdığından, Kurum, bu durumu "tekelleşmeye teşebbüs" olarak değerlendirmiştir.

Kurum, Şirket’in stratejisini "kanuna karşı hile" (fraus legis) kavramı üzerinden analiz etmiştir. Karara göre, marka tescilleri ürünün kaynağını göstermekten ziyade, şekil üzerinde tekel hakkını süresiz uzatmak ve rakiplerin pazara girişini engellemek amacıyla kullanılmıştır. Teşebbüsün, henüz tescil edilmemiş başvurularına dayanarak dahi rakiplerine ihtar çekmesi ve müşterilerine sadece kendi ambalajlarını kullanma zorunluluğu getirmesi (fiili bağlama) yönündeki tespitler, hakkın kötüye kullanımı olarak nitelendirilmiştir. Kurum, Sınai Mülkiyet Kanunu (“SMK”) kapsamında kazanılan bir hakkın, Rekabet Kanunu’nu dolanmak için bir "araç" olarak kullanıldığını değerlendirmiştir.

Emsalsiz Bir Yaptırım: Sınai Mülkiyet Hakkından Feragat

Rekabet Kurumu, ihlalin ağırlığını dikkate alarak idari para cezası uygulamakla yetinmemiş, rekabetin yeniden tesisi için fikri mülkiyet haklarının temeline dokunan radikal bir yapısal tedbire de karar vermiştir. Karar uyarınca Şirket’in, sınırlı bir süre içerisinde, ihlale konu olduğu değerlendirilen marka hakkından ve ilgili tasarım hakkından vazgeçmesine, ayrıca henüz tescil edilmemiş diğer 3D marka başvurularını da geri çekmesine hükmedilmiştir.

Bilindiği kadarı ile, bu yaptırım, Türk rekabet hukuku tarihinde tescilli bir mülkiyet hakkının "yapısal tedbir" adı altında terkin ettirildiği tek örnektir. Rekabet hukukunun genel kuramında, fikri mülkiyet haklarının "varlığına" değil, "kullanımına" müdahale edilmesi esas iken; Kurum bu kararda tescilin kendisini ihlalin devamlılığını sağlayan ana unsur olarak görmüş ve doğrudan hakkın varlığını ortadan kaldırma yolunu seçmiştir.

Yetki Tartışması: Rekabet Kurumu "Süper Temyiz Mercii" mi?

Kararın eleştiriye en açık yönü, Rekabet Kurumu’nun kendisini TÜRKPATENT ve Fikri Sınai Haklar Hukuk Mahkemeleri’nin üzerinde konumlandırmasıdır. Karara konu 3D markalarından 2014 tarihli olan marka, Ankara 2. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi ile Yargıtay 11. Hukuk Dairesi kararlarıyla marka olarak tescil edilebilirliği kesin surette hükme bağlanmış bir markadır.

Bir idari otoritenin, uzman mahkemelerce tescil kriterlerini taşıdığına kesin olarak hükmedilmiş bir markanın "aslında haksız bir tekel yarattığı" gerekçesiyle terkinini zorunlu kılması, hukuk güvenliği ilkesini zedeleyici niteliktedir. Bu yaklaşım, her 3D markanın, gelecekte bir rekabet soruşturmasıyla elden alınabileceği endişesini doğurmaktadır. Avrupa Birliği Adalet Divanı içtihatlarında dahi müdahale genellikle "istisnai hallerde zorunlu lisanslama" şeklinde olmuş, hakkın sahibinin elinden geriye dönüşü mümkün olmayan şekilde alınması yoluna gidilmemiştir. Söz konusu olayda da Rekabet Kurumu’nun benzer bir düzenleyici tedbire hükmedebilecekken, doğrudan mülkiyet hakkına müdahale etmeyi tercih etme yoluna gitmesi anlaşılabilir nitelikte değildir. Bu yönüyle karar, benzeri olmayan, hukuki temeli ve fiili sonuçları tartışmalı bir müdahale içermektedir.

Hukuki Belirsizlik: "Zombi Marka" Sorunu

Kararın uygulanmasıyla birlikte tescilli fikri haklardan feragat edilmesi, "telafisi güç veya imkânsız zararlar" doğurma riski taşımaktadır. Asıl hukuki kargaşa, bu idari işlemin yargı denetimi aşamasında ortaya çıkacaktır. Şayet Danıştay, ilerleyen yıllarda Rekabet Kurumu’nun bu kararını iptal ederse, mecburen terkin edilen markaların akıbetinin ne olacağı, cevaplanması zor sorular arasındadır.  Zira Türk marka hukukunda sicilden terkin edilen bir markanın, yıllar sonra idari yargı kararıyla "kendiliğinden" canlanıp sicile geri dönmesi mevcut yasal düzenlemelere göre mümkün değildir.

Kaldı ki, yargı süreci tamamlanana kadar geçen sürede, markanın ayırt ediciliği zarar görecek, belki de şekil, ya da marka, "harcıalem" (jenerik) hale gelecektir. Yine markanın sicilden terkin edildiği ve korumasının elinden alındığı süreçte, benzer şekillerin üçüncü kişilerce kullanılması durumunda marka sahibinin uğrayacağı zararların tazmin edilip edilemeyeceği ve kime karşı ileri sürülebileceği tartışma konusudur.

Tüm bu hususlar dikkate alındığında görüleceği üzere, Danıştay kararı markayı hukuken geri getirse bile, bu kararın geri dönüşü mümkün olmayan ticari ve hukuki sonuçları olacaktır.

Sonuç

İşbu karar, marka sahipleri için ciddi bir uyarı niteliğindedir. Karar açıkça göstermektedir ki; marka tescil belgesi, rekabet kurallarından muafiyet sağlayan mutlak bir zırh değildir.

Rekabet Kurumu’nun amacı “bozulan rekabet ortamını yeniden tesis etmek” olsa da, seçilen "hak iptali" yöntemi mülkiyet hakkının özüne dokunmaktadır. Mülkiyet hakkının özüne ilişkin bu tür radikal müdahalelerin, idari kararlarla değil, ancak kesinleşmiş yargı kararlarıyla yapılması hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir. Aksi takdirde, bugün "rekabeti koruma" adına atılan bu adım, yarın fikri haklar sistemine duyulan güveni sarsan ve fikri hakların arkasındaki asıl itici güç olan inovasyonu engelleyen bir emsale dönüşme riski taşımaktadır.

Aboneliğinizi Yönetin

Güncel hukuki görüşlerimiz ve etkinliklerimiz hakkında özelleştirilmiş bilgilendirme için abone olun.

×

Etik değerlerle inşa edilmiş, küresel ölçekte saygı gören kırk yıllık bir yolculuk. Hikayemizi keşfedin.